Kapanmayan Sayfa

acz3

 

Cahit Zarifoğlu öleli on sekiz yıl oldu. Hesaba göre bu gün ve aylarda şairin ölümünün on sekizinci, doğumunun ise altmış beşinci yıldönümünü yaşamaktayız. Eserlerinin iki kapağı arasında bir kalbin çarpmakta olduğunu; o eserleri okuyanlarda her seferinde bir iç hayat kıpırtısının yeniden uyandığını düşünürsek Cahit Zarifoğlu’na “ölüm” değil “doğum” algısının daha fazla yakıştığını söyleyebiliriz.

Cahit Zarifoğlu bir iç hayat zenginliğine sahipti. Günlük yaşayışında içini insanlara açan biri değildi. Fakat bu, insanlarla ilişkiden uzak duran bir kişi olduğu anlamına gelmiyor. Hatta aksine çevresiyle çok çabuk iletişim kuran bir insandı. Çok sempatik bir tarafı vardı. Onun insanlarla ilişkisindeki yapıyı anlatabilmek için şöyle bir tanımlama yapacağım: İlişkileri kendisinden etrafındaki kişilere ayrı ayrı çekilen özel hatlar halinde gerçekleşirdi. Tanıyanların her biri kendine ait bir Zarifoğlu’nu bilirdi. Sanki her insana, Zarifoğlu binasından açılan ayrı bir pencereden görünürdü. Bu sebeple ona çok yakın olduğunu hisseden insanlar bile bir gün hiç haberdar olmadıkları bir yönünü bir başkasından öğrenince şaşırırlardı. Kendisini tanıyanlar, ilişkilerinin özel oluşunun tadını duyarlar, ama onun iç dünyasını hiçbir zaman bütünüyle fethedemeyeceklerini de görürlerdi.

En yakınındakilere bile yakalanmayan Zarifoğlu, bâkir ülkesinin derin yalnızlığı içinde akan ırmağını, geliştirdiği bir ifade biçimiyle, eserlerinde özel bir dile dönüştürmüştür. Onu çözmek, kendi dünyası içinde bulabilmek için günlük hayatından veya eserlerinden yansıyan görünümlerin mazmununa ulaşmak gerekir. Onun eserlerindeki dili kuran yaklaşımın özünde ‘hazır tanımlar ve yorumlara teslim olmama’, ‘hazırı kullanmama’ anlayışı bulunmaktadır. İnsanı, doğayı, varlığı ve varoluşu kavrayıp yorumlamasında kendi iç deneyimlerinin sahihliği hissedilmektedir. Dünyayı ve kendini algılamada idrakin, ‘kültürsüzleştirme’ diyebileceğimiz bir arınma noktasına kadar indiğini görmekteyiz. Fıtrî olanın öne çıktığı bu yerde, ‘ilk insan’ veya safiyetini koruyan bir ‘çocuk’ bilinciyle anlatabileceğimiz kirlenmemiş bir ‘göz’ün işleyişine tanıklık ederiz. Açıklamaya çalıştığımız bu halin onun eserlerindeki dile yansıması da şöyle olur: Şair, nesneleri, halleri ve hareketleri adlarıyla anmayıp yeniden tanımlamaya giriştiği bir başlangıç hali diliyle bize yansıtır. Bu, her zaman başvurulan bir durum değildir. O tür ifadeler zaman zaman ortaya çıkan, ancak sözünü ettiğimiz algılama halini bize hissettiren, bu özelliğiyle bütünü temsil eden ifadelerdir:

Çocuklarımızın ellerinde büyüyen gagalı şeylerin

Tanrının buyruğu ile ortaya çıkarttığı

Gürbüz bir yumurta

Dizelerinde, “çocuklarımızın ellerinde büyüyen gagalı şey” ile şairin ‘tavuk’u anlatması, buna güzel bir örnektir. Buradan giderek diyebiliriz ki, onun sanatında kültürel olandan geçerek değil, fıtrî olana ulaşarak geleneksel olanla irtibat kurmak vardır.

‘Derin gelenek’ diyebileceğimiz anlamsal içeriği taşıyan tekniğindeki ‘ileri modern’ -’özgün’ de diyebiliriz- yapı, Zarifoğlu’nu, hazırla yetinen okuyucu katında, kolay tüketilen bir şair ve yazar olmaktan korumaktadır. Bunun için o, büyüsü hissedilen fakat kendini ele vermeyen özel bir mimarî oluşum, her zaman saklı köşeleri kalacak bir ülke gibidir. Şairin ölümünün hemen ardından yazdığı yazıda Enis Batur bu durumu “Cahit Zarifoğlu bir gün keşfedilecek özel bir adadır” sözleriyle dile getirmişti.

Zarifoğlu için Rasim Özdenören, her zaman ‘âşık’ biri olarak yaşadı, der. Neredeyse içeriğinden boşaltılmış, kabuk halinde dolaşımda olan bir kelimeye dönüştüğü için, ‘âşık’la nelerin kastedildiğini bugünün insanına anlatmak belki pek kolay değildir. Zarifoğlu’nda aşk, derin geleneğin ‘Birleyici’ özüyle irtibatlı bir haldir. Âşık, ana cevhere ait yakıcı bir parçayı içinde taşıdığını fark eden, onun aydınlık ve berraklığıyla varlığa bakan, baktığı her varlığı aynı özü taşır gören kişidir.

Yaşamak adlı kitabında Zarifoğlu, çıplak dağın üzerindeki asırlık bir ağacı, Yalnız Ardıç’ı anlatırken âşık gençle ağacın iç bağlantısını, dönüşüme uğramış destansı bir dille şöyle anlatıyor:

“O genç âşık anlayışla karşılandığı bir çevrede ağlayabilmek için köyünden çıktı, kilometrelerce yürüyerek ona gitti.

Onu uzaktan görünce koşmaya başladı

Yanına varınca boylu boyunca dallarının altına yattı”

Zarifoğlu’nun eserlerinde, aşkı bin bir haliyle yüklenmiş bir iç-insan portresi ortaya çıkmaktadır. Bu iç-insanın en belirgin özelliklerinden biri, etrafındaki insanların ve diğer varlıkların kimliğine bürünebilmesidir. Onların iç hallerini, kendisiymiş gibi hissedebilme ve yaşayabilme yetisidir. Var olanı derinden kavrama, onunla bütünleşebilme aşkı içinde taşıyan insanın özelliğidir. Yalnız Ardıç örneğinde bu hal şu şekilde anlatılır: “Çıplak dağın ancak çok uzaklardan insan bakışına sığan genişliği içinde Yalnız ardıçın karaltısı seçilir. Bu bile yeterlidir başlamak için. Onu ilk defa gören, ona yaklaşan biri de düşünmeye başlar. O güne kadar alışkın olmadığı ve kendindeki mevcudiyetini ömür boyu düşünemeyeceği bir işleyişle düşünmeye başlar. Zira bu tarzın içinde büyük oranda varlık sebebimizle rabıtalı o sıhhatli duygulardan birkaçı çalışır. İnsan işin mahiyetini kavrayamaz, kendindeki bu sihirli değişikliğin harmanına girmekte adeta acele de eder. Bir ilkbahar ferahlatması ile karşı karşıya olduğunu zanneder. Kendini dağın ve ağacın içine doğru bırakır. Ve o zaman başlar: Bazılarında hafif bir telaş, bazılarında hafif bir korku meydana gelir. Ama genellikle bir teslimiyet de başlamıştır. Duyguların fevkalade tonlarının iştirak ettiği bu değişiklik ani bir şaşkınlıkla başlar. Buna derhal bir hayranlık çalkantısı katılır. Bu çalkantının içine sevgi bir nehir gibi akmaya başlar. Bunlara derin ve dayanıklı bir yatak gereklidir, bağlanma ve sadakat duygusu dövüldükçe kavileşen çelik gibi yatağını derinleştirmeye o zaman başlar. Ve bunların da üzerine, anaların ancak yavrularına duyduğu cinsten bir merhamet duygusu boşanır. Yalnız ardıçla karşılaşan insanlarda, hangi sınıftan olursa olsunlar bu oluşlar sırasıyla gerçekleşir. Bundan sonrası nasiplere göredir.”

Eğer Zarifoğlu’nun eserlerini ona ait büyük bir eserin parçaları gibi düşünürsek, onlardan her birinde “okunan” işte budur. Elinizdeki ister tamamı, isterse bütünden kopmuş bir parça olsun fark etmez. Çünkü bir top kumaşı anlamak için o bütünden bir parçayı görmek de yeterli olacaktır, kaliteden anlayan birisi için. İçeriye doğru derinleşen bir kanal var Cahit Zarifoğlu’nun kişiliğinde; bu doğru! Fakat aynı zamanda dışa doğru atılım halindeki bir psikoloji de bu kişiliğin tamamlayıcı parçasıdır. Özellikle Yedi Güzel Adam kitabında ve sonrasında bu aksiyon belirginlik kazanır. Adı geçen kitapta şair bu yönünü şu dizeleriyle dışa vurmuştu: Bundan böyle yekinmeye hevesli yüreğim/Sanatsever halkımıza duyurulur/

Zarifoğlu’nun şiiri, diğer yazıları taşıdığı bir enerji yükünü yaymaya devam ediyor. O, kapanmamış bir sayfa olarak duruyor önümüzde.

 

Alim Kahraman

kaynak:zaman.com.tr

Bir önceki yazımız olan Cahit Zarifoğlu'nun Yazılarını Anlamak başlıklı makalemizde cahit zarifoğlu, cahit zarifoğlu belgeseli ve cahit zarifoğlu hakkında yazılanlar hakkında bilgiler verilmektedir.

This entry was posted in Hakkında Yazılanlar and tagged , , . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>